Tarihçe

Nacoleia (Seyitgazi), Roma döneminde kent isyanlarına sahne olmuş bir yerleşim merkezidir. Hristiyanlık ve mezhep ayrılıkları bu çatışmaların temelini oluşturur. Tarihçiler, İmparator Julianos’un, 361’de Pers Seferi’ne çıkmak üzere Antiocheia (Antakya)’ya giderken Nacoleia’da bir süre kaldığından da söz etmektedirler. 366’da Procopius, İmparator Valens’e karşı ayaklanır. Ancak, Procopius Nacoleia yakınlarında yakalanır ve öldürülür. Roma İmparatoru Arcadius zamanında (395-408)’da Nacoleia’da Tribigild komutasındaki Got garnizonu karışıklıklar çıkarır ve Nacoleia’yı ele geçirir.
Kaynaklarda Seyitgazi’nin adının, Bizans döneminde de Nacoleia olduğunu görüyoruz. Seyitgazi, en erken V. yüzyılda Bizans yerleşimine sahne olmuştur. Bizans kalıntılarında karakteristik V. ve VI. yüzyıl özellikleri görülmektedir. Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nde görülen devşirme malzeme bunu kanıtlamaktadır. Bu döneme ait en iyi örnekleri, sur kalıntıları ve mezarlar oluşturmaktadır.
Nacoleia (Seyitgazi) isminin “Seyitgazi” olarak kullanımı; Halife Harunurreşid’in komutanlarından Seyyid Battal Gazi‘nin, Bizanslılarla savaşırken bu civarda şehit olmasından ötürü, isminin gazilik unvanıyla birlikte Nacoleia’da yaşatılmak istenmesinden kaynaklanmıştır.
VIII. yüzyılda Orta Doğu’ya bağlanan önemli yol üzerinde bulunan Eskişehir ve Seyitgazi, Abbas bin El-Velid tarafından 708 yılında zapt edilmiştir. Bazı müellifler, Bizans Kalesi’ne karşı düzenlenen bu saldırı sırasında, ilçeye ve külliyeye adını veren Seyyid Battal Gazi’nin şehit olduğunu söylemektedirler5. Ancak Battal Gazi‘nin 730 ile 740 yılları arasında şehit olduğu görüşü daha ağırlık kazanmaktadır.
IX. yüzyıldan sonra Nacoleia ismiyle karşılaşmıyoruz. XI. yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’nun siyasi ve ekonomik anlamda şekillenmesinde en önemli olgu hiç kuşkusuz bölgedeki gazi kimlikli savaşçılar olmuştur. Bizans topraklarına saldıran gaziler, özellikle bu dönemde çok büyük güç kazanmışlardır. Selçukluların yönetimi altında olan büyük Oğuz Göçü sırasında göç eden Türk unsurlarının büyük bir kısmı yeni Selçuk Devleti’nin askerinin önemli bir bölümünü oluşturmuşlar ve bu devletin bir parçası haline gelmişlerdir. Yine bu dönemde bu askeri sınıfa beylikler ve araziler bahşedilmiştir. Bununla birlikte bu sınıf ve teşkilat dışında bir de bağımsız hareket eden başıboş bir sürü savaşçı kitleler ve aynı zamanda İslam memleketleri arasında göçebe hayatını sürdürmekte devam eden birçok serbest aşiret hala mevcuttur. Savaşçı kitleler ve göçebe aşiretler Selçuk Devleti’ne ve hanedanına fazlaca da bağlı değillerdir. Hatta sık sık zorluklar da çıkarırlar. Bu unsurlar zamanla sınırlara doğru gitmek ve oradaki gazilere katılmak arzusundadırlar. O dönemde artık gazilerin akınları gitgide artıyor ve aynı zamanda daha da cüretkar oluyorlardı. Malazgirt’ten çok önceleri gaziler, Orta Anadolu’nun Sivas, Kayseri ve Konya gibi büyük şehirlerini yağma bile etmişlerdir.
Anadolu’da mevcut olan medeniyet ve kültür ananelerinin yok olmama nedenleri arasında gazileri, gazi kültürünü öncül olarak zikretmek yanlış olmayacaktır. Zira, Anadolu’nun Türkler tarafından fethi için hazırlanmış olan bu Gaziler, bu teşkilatın başında bulunuyorlardı.
Bunların yanında Türk fethi hiçbir şeyi yok etmemiştir. Fütuhattan sonra pek çok yerin eski isimlerini muhafaza etmiş olması, bize bu yerlerin sonraki gelişimlerinde kendi medeniyet ögelerinin hala yaşadığını göstermektedir. Bu arada fetihlere ve fatihlere katılan birçok Ermeni unsur da bulunmaktadır. Danişmend Gazi’nin bir Ermeni menşeine bağlanmak istenmesi de bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Ayrıca Bizanslılar tarafından bulunan yeni Akritoiler nasıl Toros ve Fırat’ın eski sınır beyliklerinin ananelerini devam ettirmişlerse, Uc Türkleri de aynı şekilde Malatya ve Çukurova (Kilikya) Gazilerinin ananelerini devam ettirdiler. Örneğin Batıda sınırı çizen Dalaman Nehri’ne o dönemde Gazi Seyyid Battal Nehri ismi verilir. Yine aynı şekilde bu sınır beyliklerinin ortasında bulunan bir Bizans yapı topluluğu alanı üzerinde ve birçok devşirme malzemenin de kullanılarak meydana getirilen Seyyid Battal Gazi Külliyesi, Seyyid Battal Gazi ismi ile anılmış iyi bir örnektir.
Süleyman komutasında, Bizans vilayetlerine giren Selçuklular 1074 yılında Phrygia’nın sınırlarına ulaşmışlar, daha sonra da 1084 yılında eski İkonium (Konya) yeni krallığın başkenti olmuştur. Nacoleia’yı Danişmendliler ve Selçuklular idare etmişlerdir. Evliya Çelebi, bunun için H.476 (1083-1084) yılını göstermektedir. Şehir hücumlarda büyük sıkıntılar çekmiş ve önemini kaybetmiş gibi görünmektedir. Haçlıların bölgeden doğrudan geçtikleri öğrenilememektedir.
Buna rağmen I. Haçlı Seferi’nde Dorylaion’daki savaştan sonra, orduların yürüyüşlerine, ıssızlaşan ve çölleşen Nacoleia’ya doğru devam ettikleri ihtimaller dahilindedir.
Bölge, Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı olan, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu I.Rükneddin Süleyman Şah’ın (1075-1086) 1075 yılında İznik’i fethedip başkent yapmasından sonra Selçuklular için önem kazanmıştır. Ancak, Türklerin Eskişehir bölgesi ile olan ilişkileri bir yıl önce, 1074 tarihinde Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile Bizans İmparatoru VII. Michael Ducas (1071-1078) arasında yapılan bir antlaşma ile başlamaktadır. Bu antlaşmaya göre, Dorylaion (Eskişehir) ve Söğüt Türklere bırakılmıştır 1162 yılından sonra Eskişehir (Sultanönü)’in ve Seyitgazi’nin doğusunun hukukî olarak Selçukluların eline geçtiği söylenebilir. Nitekim 1173 yılında Anadolu’ya gelen Arap Seyyahı Ali b. Ebu Bekr el-Herevî, Selçuklu sınırında bir tepe üzerinde Seyyid Battal Gazi’nin mezarından ve Sultan-Höyüğü’nde Bizans sınırındaki kaplıcalardan bahsetmektedir. Ali b. Ebu Bekr el-Herevi, “Al-İşarat İla Ma’rifat al-Ziyarat” adlı eserinde; Eskişehir ve Seyitgaziden, “Abu Muhammed al-Battal’ın kabri bulunan bir İslam hudut şehri” olarak bahsetmektedir Eskişehir ve Seyitgazi hakkındaki bu kayıt önemlidir. Çünkü; P.Wittek, Dorylaion ve dolayısıyla Nacoleia’nın Osmanlı hakimiyetinin arefesine kadar bir Bizans şehri olarak kaldığını iddia etmiştir ki, bu iddia da bu kayıtla çürütülmüş olmaktadır.
1180 yılında I. Manuel Komnenos’un ölümünden sonra, Frygia bölgesinde iyice zayıflayan Bizans egemenliği ortadan kalkmıştır. Bu dönemde yerleşik hayata geçmeye başlayan göçebe unsurlar, sadece askeri açıdan güçlendirilmiş yerlerin etrafında çok kısıtlı bir alanda tarım ile uğraşmaktadırlar. Kırsal alanlar terk edilmiş ve bölgede kalan Bizans azınlıkları da Türkler ile işbirliği içerisinde yaşamaktadırlar. Bu dönemde bölgenin doğusunun daha emniyetli olduğunu, imar faaliyetlerinin sadece doğu sınırında yer alan Sivrihisar’da yoğunlaşmasından anlamaktayız.
Bu dönemde Anadolu’ya gelen Türkmenlerin bir önceki yüzyılda gelip yerleşmiş olan Türkmenler ile iletişim kuramaması, göçebelerin hayvanlarına otlak ve kışlak bulma sıkıntısına düşmeleri, devamlı olan göçlerle Anadolu’da artan Türkmen nüfusunu iskân etme problemi, yerleşik yaşayanların siyasi otorite ile birleşmeleri ve devletin resmi desteğini sağlayan sünni mezhebini benimsemeleri, İslamiyetle yeni tanışan Türkmenler için huzursuz bir ortam oluşturmaktadır.
Bu durum “Babâî Hareketi” diye adlandırılan ve Baba İshak İsyanı’na kadar varan tasavvufi düşüncelerle yoğrulmuş ayaklanmanın oluşmasında etkili olmuştur. Askerî bir niteliğe dönüşen bu hareket, 1240 yılında Selçuklu ordusu tarafından bastırılmıştır. Aynı dönemde ileride kurulup gelişecek olan Osmanlıların çekirdeğini oluşturan Oğuzların Bozok koluna mensup Kayı Boyu’nun I. Alaeddin Keykubad zamanında Ankara’nın batısına Karacadağ tarafına yerleştirildikleri bilinmektedir. Eskişehir bölgesinde güçlenen bu Boy’un etkisi, Kayı Beyi Ertuğrul Gazi’nin Bizans Devleti’nin elinde olan Malengeia (Karacaşehir)’yı 1240 yılında kuşatması ile dikkati çekmektedir.
Bu dönemde Doğuda büyük bir tehdit olarak beliren Moğollar, İran’ın istilasını tamamlayarak Gürcistan’ı yağma edip kendilerine bağladıktan sonra, Irak’a akınlar düzenleyip Türk sınırlarını zorlamaya başlamışlardır. Babâî Hareketi ile zayıf düşen Selçuklular, II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında (1237-1246), 1243 yılında Sivas-Kösedağ’da Moğollar karşısında büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Kısa zaman içerisinde de II. İzzeddin Keykavus dönemi (1246-1249) ile birlikte Selçuklu Devleti’nin çöküşü başlamıştır. 1240 ile 1261 yılları arasında Moğol baskısından kaçan Türkmenler, kendilerini daha bağımsız ve güvencede hissettikleri Batı Anadolu’ya göçmüşlerdir.
1261 yılına kadar Eskişehir’den Kütahya’ya uzanan bölgede Moğol baskısından kaçan 300 bin çadır Türkmen bulunmaktadır. Bu dönemde Eskişehir (Sultanöyüği-Sultanönü), Kırşehirli Cacaoğulları’nın nüfuzu altındadır.
1280 yılında Selçuklu Devleti Moğollar tarafından ikiye bölünmüş ve Konya Sultanlığı III. Gıyaseddin Keyhüsrev (1266-1284)’e, başkenti Amasya olan Danişmendiye Eyaleti (Anadolu’nun kuzeyinden Sultanönü’ne kadar) II. Mesud (1284-1296/1302- 1310)’a bırakılmıştır. Bu dönemde ilk defa Baba İshak isyanında adından söz edilen Germiyanoğulları’nın Kütahya ve Denizli taraflarında güçlenmeye başladıkları, Eskişehir çevresinde de etkin oldukları görülmektedir.
1281 yılında Kayı Beyi Ertuğrul Gazi’nin ölümü ve yerine geçen Osman Bey’in 1291 yılında Karacahisar’ı alması, XIII. yüzyılın ikinci yarısının Eskişehir bölgesi için siyasi açıdan en yoğun dönem olduğunu göstermektedir.
Bu köklü değişimlere rağmen Anadolu Selçuklularının Eskişehir bölgesinde yerleşik düzen ve bununla ilişkili sosyal örgütlenmeyi oluşturmuş oldukları, yerleşim merkezlerinde imar işlerinin devam etmesinden anlaşılmaktadır. XIII. yüzyılın sonlarında Eskişehir bölgesinde Sultanönü ve İnönü nâiplerinin görev yaptıkları bilinmektedir.
Selçuklular döneminde bölge insanının özellikle ziraate büyük bir önem vermeleri, bölgeyi yerleşim bakımından tekrar geliştirmiştir. Yine bu dönemde Moğollarla birlikte Anadolu’ya gelen Turgutların bilhassa Eskişehir dolaylarında yerleşmeleri, yerleşik hale geçmiş olmaları, buradaki yerleşimin canlılık kazanmasına neden olmuş, ayrıca sonradan da Osmanoğulları’na geçen ve Kayı Boyunun yerleşmesine sahne olan bu bölgede yerleşim daha da hızlanmıştır.
Osmanlılar döneminde, Osman Bey zamanında siyasî, ekonomik ve kültürel olayların merkezi olmaktan uzaklaşan Eskişehir, Orhan Bey zamanında (1326-1360), Osmanlıların ilgisinin batıya, hatta Balkanlara yönelmesi ile bütün siyasî etkinliğini kaybetmiştir. Bununla beraber Ahilik geleneğine ve bununla ilişkili imar etkinliklerine bağlı olarak Eskişehir’in kültürel bir merkez olma özelliğini kısmen de olsa koruduğu söylenebilir. 1333’de İznik’i ziyaret eden İbn Batuta, burada karşılaştığı Fakih Alaeddin’in Sultanöyüği’nden bahsetmesi, yine aynı yıl Kastamonu’da müderris olan Taceddin’in Sultanöyüği’nin adını vermesi de bölgenin dönemin kültürel ortamına katkısını göstermesi açısından önemlidir. Orhan Bey zamanında Eskişehir’in Sivrihisar’dan başlayarak doğusunun, Moğol güdümünde yerel beyler tarafından idare edildiği söylenebilir. Sivrihisar ilçe merkezinde bu dönemde oluşan yapılaşma bu düşünceyi doğrulamaktadır. Moğol komutanlarından Alemşah için yapılan 1327 tarihli Alemşah Kümbeti,1348 tarihli Kadı Sadreddin Yakup (Mahmud Suzani) Türbesi bu yapılara örnek olarak verilebilir. Orhan Bey’in ölümünden sonra başa geçen I. Murad (1361-1389) Ankara’yı Karamanoğulları’nın elinden alır ve isyan eden kardeşleri Eskişehir civarında bertaraf edilir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak’a yaptığı sefer sırasında Eskişehir’e uğrayan (1533- 1534) Matrakçı Nasuh’un yaptığı Eskişehir ve Seyitgazi minyatürlerinde bir külliye içerisinde yer alan iki cami ile bir kervansaray, üç hamam, bir havuz, bir değirmen ve bir türbe gösterilmiştir. Seyitgazi minyatüründe ise Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nin yanı sıra, bir kervansaray, bir hamam, bir çeşme ve bir yıkık kale gösterilmektedir. Minyatürler XVI. Yüzyılın ilk yarısında Eskişehir ve Seyitgazi’de, XV. yüzyıl yerleşim dokularında çok farklı bir değişim veya yenilik olmadığını göstermektedir. Cramer’e göre, Matrakçı Nasuh’un çizdiği Seyitgazi minyatüründe bir Hristiyan yapısı görülmektedir. Ayrıca bu minyatürde Bizans Kalesi’nin de görünümü vardır.
Bernard Lewis, “Bir Karayit’in Türkiye Seyahatnamesi” nden hareketle; 1641-1642’de Seyitgazi’de 2 han ile birkaç dükkan, Eskişehir’de ise 4 han ile 130 kadar dükkan bulunduğunu belirtmiştir. XVI. yüzyılda ise Eskişehir ile Seyitgazi’nin büyüklüğü birbirine çok yakındır.
Seyitgazi ilçesi, merkez ve çevresinde Bizans dönemine ait, bugüne kadar gelen eserler arasında kilise ya da inşa edilmiş herhangi bir dini yapı yoktur. Ancak Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nde kullanılan devşirme malzemenin yoğunluğu, ayrıca dört adet vaftiz teknesinin bulunması bu bölgede birden fazla Bizans dönemi yapısının varlığını ortaya koymaktadır.
Radet, bölgedeki gezisi sırasında iki kez Seyitgazi’ye gelmiştir. Buradaki büyük kervansarayın kalıntılarına bakarak, Selçuklular döneminde Seyitgazi’nin büyük ve bayındır bir yer olduğunu düşünmektedir. Ancak, gezisi sırasında Seyitgazi 300 evlik harap bir yerdir.
Bektaşi tekkesinde kimse yoktur. Yalnız «Dede Hasan» adında bir derviş oturur. Türbe tümüyle haraptır ve hiç bir ziyaretçisi yoktur. Radet, o tarihteki Seyitgazi’yi «Burası Allah’ın gazabına uğramış bir yer» diye nitelemektedir.

Şucâ’eddîn Velî Kitabı, Yağmur Say